Hegel'in Keşfi
Metafizik anlayış,
gerçekliği, düşünen özne ve üstünde düşünülen nesne
olarak ikiye böler, yani özne ile nesneyi birbirinden kopuk
olarak ele alır. Hegel bu kopukluğu geliştirdiği özne -
nesne diyalektiği ile aştı. Marks diyalektik yöntemi, evet,
Hegel’den almıştır. Ama bu nasıl bir almaydı, Marks’tan
okuyalım: Hegel’e göre insanın
özü “Fikir” idi. Fikir, zihinsel yaratıcı gücün
binlerce yıllık gelişiminin bir ürünüydü. İnsan kendi
zihinsel yaratıcı gücünü faaliyette bulunarak
“dışarıya” çıkarır, yani nesnelleştirirdi. İnsan
fikrini hayata geçirdikçe, maddi yaşam dönüşmekte, böylece
doğa gitgide insanın bir yapıtı haline gelmekteydi. Yani
insanın özü olan “Fikir”, insan faaliyeti üzerinden maddi
dünyayı yaratmaktaydı. O halde insanların maddi yaşamını
meydana getiren aslında insanların zihnindeki fikirlerin
hareketiydi. Marks, Hegel
diyalektiğini ayakları üstünde doğrultarak şu sonucu ortaya
çıkardı: İnsan faaliyeti akışkan bir hareket halinde kendi
tarihini kendisi yaratmakta olduğuna göre, faaliyetin mevcut
hali kalıcı olamazdı. Yani Hegel’in ve ekonomi
politikçilerin dediği gibi, insanlık nihai durumuna gelmiş
değildi. O halde insan, şimdiye kadar nasıl kendi faaliyetiyle
kendisini yaratagelmiş ise, şimdi de yine kendi faaliyetiyle
mevcut durumu değiştirebilir ve geleceğini kendi insan
doğasına göre yaratabilirdi. Marks’ın Hegel
eleştirisinden çıkan sonuçlar şunlardır:
“Benim diyalektik yöntemim, Hegelci yöntemden yalnızca
farklı değil, fakat onun tam karşıtıdır. Hegel’e göre
insan beyninin yaşam süreci, yani düşünme süreci -ki Hegel
bunu ‘Fikir’ adı altında bağımsız bir özneye bile
dönüştürür- gerçek dünyanın yaratıcısıdır. Gerçek
dünya, ‘Fikir’in sadece dışsal ve görüngüsel
biçimidir. Bana göre ise durum tersinedir. Fikir, maddi
dünyanın insan zihninde yansımasından ve düşünce
biçimlerine dönüşmesinden başka bir şey değildir.
“Hegel diyalektiğinin mistik yönünü, otuz yıl kadar önce,
henüz daha moda olduğu bir sırada eleştirmiştim…
Diyalektiğin Hegel’in elinde mistikleşmiş olması,
diyalektiğin genel işleyiş biçimini ilk kez Hegel’in
kapsamlı ve bilinçli bir tarzda sunduğu gerçeğini örtemez.
Hegel’de diyalektik baş aşağı duruyor. Mistik kabuğun
içindeki akla uygun özü keşfetmek istiyorsanız,
diyalektiğin tekrar ayakları üstünde doğrultulması gerekir.
“Mistikleştirilmiş biçimi ile diyalektik (Hegel’deki
diyalektik - YZ), şeylerin mevcut durumunu yüceltip göklere
çıkarıyor gibi göründüğünden Almanya’da moda olmuştu.
Oysa akla uygun biçimiyle diyalektik, burjuvazi ile onun
doktriner profesörlerine bir skandal ve nefret uyandırıcı
gibi gelir. Çünkü diyalektik, bir yandan şeylerin mevcut
durumunu pozitifinden tanıyıp kavrar, bir yandan da bu durumun
inkârını ve kaçınılmaz çöküşünü içinde
barındırır. Çünkü diyalektik, tarihsel olarak gelişmiş
her toplumsal biçimi akışkan bir hareket içinde görür. Bu
nedenle onun geçici doğasını, onun anlık varlığından daha
az olmamak üzere hesaba katar. Çünkü hiçbir şeyin
dayatılmasına izin vermez, özünde eleştirici ve
devrimcidir.” (K. Marks, “Almanca İkinci Baskıya
Sonsöz”, 24 Ocak 1873, Kapital, (İng.), c. 1, s. 29.)
Hegel’e kadar tarih üstüne kafa yoranlar,
tarihin akışını insanın dışındaki doğa olaylarına,
doğa üstü güçlere, takdir-i ilâhiye, liderlerin aklına
esenlere, kaderin cilvelerine, savaş talihine vb.
bağlıyorlardı. Hegel’e kadar tarih, kopuk kopuk olaylar
dizisi olarak anlatılıyordu. Ama Hegel’in geliştirdiği
diyalektik, tarihe bütünsellik içinde bakılabileceği
gösterdi.
Hegel, fikirlerin tarihsel hareketini bütünsel
bir çerçeveye oturttu. Hegel’e göre tarihte ortaya
çıkmış her fikir, Mutlak Fikir’e doğru giden yolda bir
aşamaydı. O halde her fikir, Mutlak Fikir’e yönelen
düşünce hareketinin bir aşamasını ifade ettiği için,
aslında bütünsel bir sürecin bir parçasıydı.
Marks’a göre fikir, maddi gerçekliğin insan zihninde
yansıyarak düşünce biçimlerine dönüşmesinden başka bir
şey değildir. O halde Hegel’in fikirler üzerinden giderek
mistik sisler arkasında hayal-meyal gördüğü bütünsel
gerçeklik, aslında reel insan faaliyetinin tarihsel
hareketidir. Marks, Hegel diyalektiğini böyle eleştiriye tabi
tutarak mistik kabuğundan soyundurunca, Hegel’in muhteşem
buluşu bütün ihtişamıyla ortaya çıktı:
Hegel kendine özgü mistik dille, tarihte
bütünselliği sağlayanın, yani tarihi yaratanın aslında
insan faaliyeti olduğu söylüyordu. Demek ki, insan, tarihsel
süreç içinde kendi faaliyetiyle kendisini yaratmaktaydı.
Hegel, aslında, insan faaliyetinde muhteşem bir yaratıcılık,
kuruculuk kudreti olduğunu keşfetmişti. Demek ki, kuran da
kurtaran da insandı.
İnsanın kendi faaliyetiyle kendi dünyasını
yaratmakta olduğu buluşunun sarsıcı sonuçları vardı. Ne
var ki Hegel, insan faaliyetini “Fikir” dediği gerçek
üstü bir gücün türevi olarak mistikleştirmişti. Bu nedenle
Hegel’in keşfi, Hegel’in elinde hiçbir devrimci anlam
taşımıyordu.
Hegel, insan ile doğa arasındaki diyalektiği
“şeylerin mevcut durumunu” yücelten, yani hâlihazırdaki
mülkiyet, mübadele, mübadele değeri, para, ücretli emek,
sermaye, sivil toplum, devlet gibi mistik toplumsal biçimleri
olduğu gibi kabul eden bir tarzda işlemişti. Yani Hegel,
hareketin mevcut haline takılıp kalmış, mevcut toplumsal
biçimleri zihninde dondurmuştu. Hareketin mevcut sapkın
halinin yarattığı toplumsal olgular mistik olduğu için,
Hegel’in diyalektiği de mistikleşmişti. Hegel diyalektiği,
hareketin mevcut sapkın halini inkâr eden bir unsur
içermediği için muhafazakârdı.
Marks insan faaliyetini mevcut sapkın halinden
kurtaracak olanın, yine insan faaliyeti olduğunu söyledi.
İnsanı kurtaracak olan faaliyet, devrimci, yani
pratik-eleştirel nitelikteki insan faaliyetiydi. İnsan
faaliyetinin içine hapsolduğu bu insana aykırı toplumsal
ilişki biçimleri, bu tersine dönmüş dünya, ancak, toplumsal
emek sürecini özgürce birleşmiş doğrudan üreticilerin
denetimine sokmayı hedefleyen devrimci, pratik-eleştirel
faaliyetle, yani sınıf mücadelesiyle aşılabilirdi.
1. İnsan, kendi dışındaki ilâhi bir gücün kendisi için
çizdiği güzergâhta sürüklenen bir vesile değildir.
2. İnsan, “bilimsel” bir kaçınılmazlığı yaşama
geçiren bir aktör de değildir. Komünizme gidiş kaderde
yazılmış değildir.
3. İnsan, kendi öznel faaliyetiyle kendi insan doğasını
kendisi inşa eden, inşa etmekte olduğu insan doğasına göre
kendi gelişme güzergâhını kendisi açan, kendi gelecek
dünyasını kendisi yaratan muhteşem bir öznelliktir.
Yusuf
Zamir