Neden Proletarya
Tartışmaların odağında işçi
sınıfı vardır. Gelişen kapitalist süreçte işçi sınıfının önemini ve devrimci
niteliğini yitirdiği, kapitalist üretimin vazgeçilmez bir unsuru olmaktan
çıktığı ve sayıca da azalarak yok olduğu iddia edilmektedir. Teknolojinin
gelişmişliği özellikle ileri kapitalist ülkelerde işçiyi aristokrat bir sınıf
durumuna yükseltmiştir; işçi sınıfı bireysel artık-değer üretmekten uzaktır; bu
koşullar altında proletarya’ya “elveda” demekten başka bir yol yoktur; ve
kuşkusuz sosyalizm’e de.(!)
Durum böyle midir
gerçekten? Marksizm’in en temel çözümlemeleri yanlışlanmış mıdır? İşçi sınıfı
gücünü ve bir sınıfa ait olma duygusunu yitirmiş midir?
Proletarya’nın kapsamı:
İşçi sınıfının kapitalist
üretimin vazgeçilmez bir unsuru olmaktan çıktığını ve sayıca da azalarak eski
önemini kaybettiğini ileri sürenler, tezlerini sınıf ve artık değer ilişkisine
indirgemektedir. Bu tezi ileri sürenler kapitalizmin tekelci döneminde emeğin
nitelik değişikliğine uğradığını, süreç içinde kafa ve kol emeği olarak
ayrıldığını ve böylelikle ücretlilerin önemli bir bölümünün üretken emek dışına
çıkarak artık-değer üretemediğini ve böylelikle işçi sınıfı kapsamından
uzaklaştığını dillendirmekteler.
Bu tanım her şeyden önce
Marksizm’in işçi sınıfı tanımına aykırıdır. Marksizm’de işçi sınıfını tanımlayan
temel ölçüt artık-değerden çok üretim aracına sahip olmama, dolayısıyla
işgücünün satılma zorunluluğudur. Bu anlamda bugünün kapitalizminde işgücü ile
artık-değer üretimi arasında doğrudan ve birebir bir ilişki mevcut değildir.
Kapitalist üretimin belli bir aşamasında kol ve kafa emeğinin birbirinden
ayrılmasından sonra emek kolektif bir özellik kazanmıştır. Bu anlamda
Marksizm’de işçi, kolektif işçi anlamındadır. K. Marks’ın söylediği gibi üretim
sürecinin belli bir aşamasında “…ürün, bireyin doğrudan ürünü olmaktan çıkar ve
kolektif emekçinin ürettiği bir toplumsal ürün, yani her biri iş konusu
üzerindeki işlemlerin az ya da çok bir parçasını yapan bir işçi topluluğunun
ortak ürünü halini alır. Üretken biçimde çalışmak için artık el ile çalışmanız
gerekmez, kolektif emekçinin bir organıysanız ve onun alt işlevlerinden birini
yerine getiriyorsanız bu yeterlidir.”(1)
“…kapitalist üretim
açısından artık-değer üretimi temeldir, ancak, işçi sınıfından olmak için
artı-değer üretmek şart değildir. Bunun doğal sonucu olarak, işçi sınıfı yalnız
artık-değer üretenlerle sınırlı değildir. Üretici işçi, işçi sınıfının bir
parçası, en önemlisi çekirdeğidir ama tümü değildir. İşgücünü satarak yaşamak
zorunda olan, artık emeğine kapitalist tarafından el konulan, ulusal gelirden
aldığı pay sermaye birikimine ve sınıf değiştirmeye olanak vermeyen bütün
ücretliler işçi sınıfının kapsamı içindedir.” (2)
Marksizm, diyalektik ve
tarihsel materyalist yöntemi geliştirerek doğanın ve toplumun nesnel yasalarını
keşfetmiştir. Daha önce insan bilinci ile maddi yaşam koşulları arasındaki
ilişkiler ve toplumların tarihsel gelişim süreçleri bilimsellikten uzak idealist
bir çerçeve içinde ele alınıyor, üstün bireylerin iradesine veya mutlak yaratıcı
gibi metafizik kavramlara bağlanıyordu. Marksist düşünürler insan davranışı ve
toplumların gelişim yasalarını maddi yaşamın üretim koşulları temeli üzerine
oturtarak toplumların karşıt çıkarlara sahip sınıflara bölünmesine yol açtığını
ortaya koymuşlardı.
Komünal toplumdan beri
böyle oluyordu. Her sınıflı toplumda birbirinden farklı ve karşıt sınıflar
oluşuyordu. Her üretim tarzı kendi sınıflarını yaratıyordu. Köle rejimlerinde
köle sahipleri ve köleler, feodal sistemlerde derebeyleri ve serfler, burjuva
toplumlarında ise kapitalistler ve işçiler. Tarihin kayıtlara geçirdiği her
sınıflı toplumda üretim araçlarını elinde bulunduran bir sınıfla bizzat üretim
aracı olarak kullanılan veya üretim araçları mülkiyetinden soyutlanmış bir başka
sınıf her zaman olagelmiştir.
Toplumsal gelişimlerde
öncelik hep üretici güçlerdedir. Üretici güçlerin gelişimiyle, üretim
ilişkilerini değişime zorlayan sınıf, toplumdaki diğer sınıflara da önderlik
ederler. Bunu kendisi bilerek veya isteyerek yapmasa bile, toplumsal gelişimin
tarihsel yönelimi, toplumdaki öncü rolün bu sınıfa geçmesine yol açar. Soylulara
karşı mücadele sürecinde burjuvazi, böyle bir önderlik görevini üstlenmiş, başta
işçi sınıfı olmak üzere, soylular tarafından sömürü ve baskı altında tutulan tüm
kesimlerin öncüsü olarak rol oynamıştı.
Sanayi devrimiyle birlikte
durum tamamen değişmiştir. Burjuvazi devrimci özelliğini yitirmiş, kapitalist
toplum içinde en kaba sömürüyü sürdüren bir sınıf haline dönüşmüştür. Üretim
araçları üzerindeki özel mülkiyeti artık burjuvazi temsil etmektedir. Burjuvazi
artık, üretici güçlerin gelişimi üzerindeki başlıca engel durumundadır.
Çağımızda üretici güçlerin
gelişimini temsil işçi sınıfınındır. İşçi sınıfının devrimci bir misyonu
olduğunun ortaya konulması, aynı zamanda, sosyalizmi ütopya olmaktan çıkararak
maddi temeller üzerinde oturan bir bilim haline getirmiştir. Bilim niteliği
kazanan sosyalizm de maddi dayanağını ve gücünü işçi sınıfından almaktadır. Bu
durum aynı zamanda, proletaryanın burjuvazi karşısına programıyla, sendikal ve
politik örgütlenmesiyle, bağımsız ideolojisi ve eylem gücüyle ayrı ve devrimci
bir sınıf olarak çıkabilmesi anlamına geliyordu.
Ellen M. Wood’un söylediği
gibi; “…sosyalizm artık tarihsel gündemde yerini almıştı; çünkü tarihte ilk kez,
yalnızca insanın kurtuluşunu mümkün kılabilecek üretici güçler değil, daha
önemlisi, sınıfsız bir toplum olanağını gerçekten bağrında taşıyan bir sınıf da
artık somut olarak vardı.” (3) Bu sınıf proletarya idi.
Yeni orta sınıf ve
iddialar:
Bugünün dünyası
kapitalizmin gelişmesine paralel olarak kafa ve kol emeği arasındaki farkın
açılmasına da neden olmaktadır. İşçi sınıfının devrimci bir sınıf olmaktan
çıktığını savunanlar, üretimde giderek kafa emeğinin daha çok yer tuttuğunu,
“beyaz yakalılar”ın arttığını ve bunların işçi sınıfı kapsamına girmediğini,
yeni orta sınıflar oluştuğunu ve muhasebeciler, doktorlar, avukatlar vb. gibi
kendi bürolarını açanların sayısında giderek artış olduğunu, bunların aristokrat
işçiye dönüştüklerini ve nihayetinde teknolojinin üretim sürecine daha çok
girerek işçi sınıfının tarihsel rolünün azaldığını iddia etmektedir. Bu
iddialarla Marksizm’in temel öngörülerinden biri olan kapitalizmin gelişmesine
paralel olarak işçi sınıfının sayısının daha artacağı ve toplumda mutlak
çoğunluğu oluşturacağı öngörüsünün doğru çıkmadığı görüşünü dillendirmektedir.
Oysa bu iddia doğru
değildir. Kapitalizmin gelişmesiyle birlikte proletarya da niceliksel olarak
çoğalmaktadır. Küçük burjuvazi özellikle bunalım dönemlerinde daha fazla sayıda
olmak üzere proleterleşmekte, köylülüğün ayrışmasıyla birlikte kırsalda tarım
emekçileri ortaya çıkmaktadır. Beyaz yakalıların ( kafa emekçilerinin) durumu da
çok farklı değildir.
Kafa emekçileri,
mühendisler, beyaz yakalılar üretim sürecinde genellikle planlama ve denetleme
gibi görevlerde bulunmakta, okumuş olmanın verdiği avantajlarla işçilerden daha
yüksek ücret alarak işçi aristokrasisinin içinde yer almaya çalışırlar. Aynı
şekilde kendi bürolarında etkinlik gösteren mühendisler, avukatlar, doktorlar,
muhasebeciler de kapitalizmin “yeni orta sınıfı” olarak, Marksizm’in öngörüsüne
aykırı bir gelişme olarak nitelendirilmektedir.
“Her işçi ailesi çocuğunu
okutmayı başarıp, onu doktor yapıp, bir büro açarak kurtulma hayali kurabilir.
Ama kapitalizm sürüler halinde doktorları mezun etmeye başlar başlamaz, doktor
olmanın önemi (ve şansı)azalır. Büro açmak için gerekli olan sermaye her gün
büyür, giderek daha lüks, daha zengin kesimlere seslenen bürolar veya büroyu
aşan “sağlık merkezleri”, özel hastaneler kurulmaya başlanır Böylece artan
ölçüde doktor, artan ölçüde mimar işgücünü satmaya zorlanır. (…) Sanayi alanında
küçük burjuvazinin çöküşü daha önce başladı, ardından ticarette bu çöküş daha
sonraları ve gecikmeli olarak marketlerin ortaya çıkmasıyla başladı. Şimdi sıra
hizmet sektöründedir.” (4)
Teknolojinin giderek çok
daha fazla üretimin içine girmesi sistemin bir zorunluluğudur. Daha fazla üretim
zorunlu olarak daha fazla toplumsallaşmayı dayatmaktadır. Üretim araçları da
tıpkı, üretilen ürün ve üretimin kendisi gibi toplumsallaşmaktadır. “Bu,
üretimin yoğunlaşması, emeğin verimliliğinin artması ile birlikte yürür. Amacı,
artıkdeğeri yaratan artıkemek zamanını arttırmak olan kapitalist, zorunlu olarak
bir birim emeğin harekete geçireceği değişmeyen sermaye miktarının artmasını
sağlamak durumundadır. Bu ise daha fazla sermaye-yoğun teknolojilerin devreye
girmesi demektir. Bu eğilim sadece bugünün eğilimi değildir. Tersine, Marks’ın
analizinin içinde yer alan ve kar oranlarının düşüş eğilimi yasasının temeli
olan zaten budur. Ve bu, kapitalizmin krizlerinden birini bize anlatır. Ancak
bugün bu aynı gerçek, üretimde robotların kullanılması nedeni ile sömürünün de
son bulacağı biçiminde Marksizm’e saldırı olarak kullanılıyor.”(5) Oysa birikmiş
emek, yani gelişmiş teknoloji sadece kullanım değeri yaratır; değişim değeri
yaratamaz. Bu yüzden teknoloji ne denli üretimin içine girerse girsin,
kapitalistin kar edebilmesi canlı emeğe yani artık-değere ihtiyaç gösterir. Bu
anlamda kapitalizmin gelişmesi, orta sınıflar ve teknoloji Marks’ın öngörülerini
doğrulamakta işçi sınıfının nicelik artışı gerçekleşmektedir.
Kapitalizmin gelişmesi ve
teknolojinin yoğun bir biçimde üretime girmesi nitelikli insan sayısında artış
meydana getirirken işçi sınıfının niteliksel durumunu da yükseltmekte ve
entelektüel birikim de yaratmaktadır.
“Kafa emeği ile kol emeği
arasındaki mesafenin büyümesi, aynı zamanda kafa emekçisi ile kol emekçisi
arasındaki mesafenin kısalması demektir. Kuşkusuz toplumsal emeğin niteliğinde
kafa emeğinin payı artıyor, ama bu, geleneksel kol işçisinin giderek daha çok
kafa emeği kullandığı, kafa emekçisinin de üretime daha dolaysız katıldığı iki
yönlü bir süreç biçiminde ilerliyor. Bilimle üretim arasındaki mesafenin
kısalması, kafa emekçisini üretime yaklaştırıyor; ve somut durumlarına göre
farklı sınıf özellikleri gösterebilen, ama önemli bir bölümü işçileşen beyaz
yakalılar böylece oluşuyor. Ancak bu kadar basit değil; üretimdeki
toplumsallaşma ve otomatikleşme, ileri eğitim görmüş geleneksel bağımsız meslek
sahiplerini de ( doktor,avukat, muhasebeci ve mühendis vb) ücretli emek ordusuna
katıyor. Aydınlar, bağımsız kafa ürünü üretenler proleterleşiyor. Bu işçi
sınıfının entelektüel düzeyini yükselten bir gelişmedir.(…) İşçi sınıfı bugün
daha çok kafa emeği kullanan, geleneksel bağımsız meslek sahibi aydınların
proleterleşmesi süreciyle entelektüel sınıf rezervleri güçlenen bir sınıftır.”
(6)
Proletarya’nın öncü rolü:
İşçi sınıfının öncü rolü
sadece en ileri üretici güç olmasından kaynaklanmaz; aynı zamanda
toplumsallaşmış üretim araçlarının sahibi olmamasının yanında, onu bizzat
kullanan sınıf olmasından ileri gelir. İşçi sınıfının gücü ve yadsınmaz önemi,
üretim araçlarının fiili kontrolünde, yani onların çalıştırılması, üretilmesi ve
yeniden üretilmesi sürecinin kaynağında bulunmasında yatmaktadır. Marksizm, bu
anlamda proletarya’yı evrensel kurtuluşun öznesi olarak tanımlar. Sınıfın
devrimci potansiyeli taşıdığı evrensel kurtuluşçu niteliğiyle doğrudan
ilişkilidir. Bu potansiyel ona diğer sınıfların sözcüsü olma imkanı da verir.
“… büyük işletmelerde ve
büyük sanayi ve üretim bölgelerinde milyonlarcası bir araya gelmiş bulunan ve
toplumun en örgütlü gücü olan işçi sınıfı, bu bakımdan da diğer emekçilerin
önünde yürümeyi başarabilecek tek sınıftır. İşçi sınıfının toplumun diğer ezilen
sınıflarına önderlik etmek için sahip olduğu bir diğer avantaj, bağımsız bir
ideolojiye, bilimsel bir dünya görüşüne ve en önemlisi bağımsız bir siyasi
partiye sahip olmasıdır. Toplumun diğer ara sınıfları, burjuvaziyle birçok
çelişme taşımalarına rağmen, onun dünya görüşünden, siyasi ve ideolojik
etkisinden kurtulamaz ve toplumu kökten dönüştürecek bir devrimci siyaset inşa
edemez.
“İşçi sınıfı mücadele etmek
ve örgütlenmek bakımından da ara sınıflardan kat kat üstündür. Bu alanda çok
geniş ve zengin deney birikimine sahiptir. Hiçbir ara sınıf, uzun süreli bir
grevin ne olduğunu bilemez; bir fabrikaya bir işletmeye el koyarak onu kendi
imkanlarıyla, kendi bilgi ve görgüsüyle yönetmenin ne demek olduğunu, hiçbir
köylü bilemez. Hiçbir küçük esnaf, binlerce işçinin bir araya gelerek
oluşturduğu örgütlü gücün imkanlarını kendisi yaşayarak tanımış değildir.
“İşçi sınıfı, ara
sınıfların büyük bir ihtiyacı olan demokratik ilişkilerin gerçek anlamda
sahibidir. Ve onun her günlük ilişkisinde bir işçi demokrasisinin izleri vardır.
Ama esnaf ve köylülük gibi ara sınıflar, kendi aralarında bu tür oylama,
birlikte karar alma ve bir davayı sonuna kadar birlikte götürme gibi
alışkanlıklara sahip değildir”.(7)
Bu nedenlerden dolayı
kapitalist toplumdaki ileriye yönelik her değişikliğin öncüsü olma görevi işçi
sınıfının omuzlarındadır. Bu öncü olma görevi de onu, sınıfsız ve sömürüsüz bir
dünya yaratılması konusunda evrensel bir sınıf haline getirir.
Proletaryanın tarihsel
rolü:
İşçi sınıfının tarihsel
devrimci rolü onun yoksulluğuna bağlı değildir. Kapitalist bir toplumda
yoksulluk kategorisi temel alınacaksa, yaşam koşulları işçi sınıfından çok daha
kötü olan kesimler vardır. Lümpen proletarya ve yoksul köylülük bu kategori
içindedir. Ancak bu kesimler oluşturulacak yeni toplumun dayanacağı temel bir
sınıf olabilme niteliğine sahip değillerdir. Bunlar ancak proletaryanın
hegemonyası altında sosyalizm mücadelesi içinde sınıfın birer bağlaşığı
durumunda olabilirler.
Yoksulluğun ölçütü
tüketimdir. Ancak işçi sınıfının devrimci rolü sistem içinde ne kadar
tükettiğiyle ilgili değildir. İşçi sınıfının üretim sürecinde bulunması, bu
sürece emeğiyle katılması ve bütün bunların yanında üretim araçlarının sahibi
olmaması onun sınıf olarak tek belirleyici özelliğidir. Tükettiği maddelerin
miktarından bağımsız olarak onun tarihsel rolü bu özelliğinden ileri gelir.
Proletaryanın tarihsel görevi kendisini yaratan kapitalizmi tarihin
karanlıklarına gömmek değil, aynı zamanda kapitalizmin yıkılışı ile birlikte
insanın insan tarafından sömürülmesinin her biçimine son vermek ve
sınıfsız-sömürüsüz bir dünya kurabilmektir. Proletarya dışında hiçbir sınıf bu
görevi yerine getiremez.
“Lümpen proletarya,
gerçekten de işçi sınıfına oranla çok daha kötü şartlarda yaşamını sürdürür.
Üretim sürecinin içinde değildir. Daha az tüketmesi, yani yoksul olması, aynı
zamanda onda dalkavukluk, bir avuç yiyeceğe her şeyi yapma eğilimini geliştirir.
Bugün kendisine bir miktar para kazandırıyorsa, karşıdevrim saflarında da olur.
Elbette bu kesimler üretim sürecinden uzak olmaları nedeniyle geleceğin
toplumunu kurma savaşımının öncüleri olamazlar. Kendi çıkarları toplumun
özgürleştirilmesi ile örtüşmez. Onlar kendi rahatları için uğraşırlar. Bir sınıf
değildirler ve onları birleştiren böylesi bir nesnel zemin yoktur. Yoksulluk
içinde yaşarlar ama yine de yardımlaşma, paylaşma yolunu değil, kişisel kurtuluş
yolunu seçerler.
“Lümpen proletarya, ancak
işçi sınıfının sistemi yıkma mücadelesinde aldığı yola bağlı olarak, güçler
dengesine bağlı olarak sosyalizm savaşına katılır. Aynı biçimde egemen sınıfın
çeşitli örgütlülükleri için ( mafya, polis ve muhbir örgütlenmesi vb. ) de kadro
görevini görür.Bir bütün olarak yeni toplumun kuruluşunu yönetecek birikime
sahip değildir. Devrimci mücadelede öncülük rolünü köylülüğe veren anlayış ise,
gerçekte bize Çin Devrimi örneğini verseler de, artık tutunamayacak bir
anlayıştır. Köylülük feodal toplumun sınıfıdır. Feodalizm’in yıkılışı ve bu
yıkılışın ulusal kurtuluş mücadeleleri ile örtüşmesi durumunda, köylülük önemli
bir role sahiptir. Ancak bu aşamada köylülük henüz ayrışmamış, sınıfsal açıdan
parçalanmamıştır. Kapitalizmin gelişimine bağlı olarak köylülüğün ayrışması hala
sürer. Giderek artık bütünsel bir köylülükten söz edilemez olur. Köylülüğün
ayrışması, onun bütünsel çıkarlarından söz etmeyi engeller. Yoksul köylülük ile
tarım proletaryası birbirine yakın bir haldedir. Buna rağmen toprak sahipleri ve
tarım kapitalistlerinden oluşan zengin köylülüğün çıkarları taban tabana zıt
(karşıt) hale gelir.
“Böylece köylülük bir bütün
olmaktan çıkar ve kapitalizm sanayide yarattığı iki sınıfı, biraz gecikmeli ve
yavaş olarak tarımda da yaratır.
“Her gün parçalanan
köylülük, bu parçalanma süreci içinde mülksüzleşerek kente göçe başlar. Böylesi
bir sürecin yoğun yaşandığı dönemlerde, köyden kente göç eden nüfusun içinde
örgütlenme kolaylaşabilir, ama her gün parçalanan köylülüğün sosyalizm savaşının
öncüsü olmasının da olanaksızlığı görülür. (8)
İşçi sınıfının sınıfsal
varlığı başka bir sınıfın sömürülmesine dayanmaz. Sınıfsal çıkarı hem kendisinin
ve hem de toplum içindeki diğer sınıfların ortadan kalkmasına uygunluk gösterir.
Toplumdaki diğer sınıflara
göre de, sistem içindeki yeri bu işlevi yerine getirme olanağı tanır. Kısaca
işçi sınıfının tarihsel rolü onun üretim süreci içindeki yerinden kaynaklanır.
İşçi sınıfı, tarihsel
rolünü, kendiliğinden gerçekleştirebilme olanağına sahip değildir. Bu anlamda
tarihsel rolünün bilincine varabilmesi devrimci bir sınıf partisini gerekli
kılmaktadır.Böyle bir parti oluşturulmadan, parti sınıf birlikteliği
gerçekleştirilmeden proletaryanın sınıf bilincine kavuşması ve iktidarı
hedeflemesi de söz konusu olamaz.
“Devrimci parti de, ancak
sınıfın en ileri kesimlerini bağrında toplamayı başarabildiği zaman, sınıfın
desteğini ( alkış düzeyinde destekten söz etmiyoruz) kazanabilir ve böylece
sosyalizmi kurma savaşına, doğru biçimde yönelebilir.” (9)
Son söz: Neden Proletarya?
Tarih kendisini oluşturacak
bir kolektif özne olmadan gerçekleşmiyor. Tarih kolektif özneden bağımsız
hareket eden kişi iradeleriyle de gerçekleşmiyor. Toplumun belli kesimleri ortak
bir amaç ve yükümlülük çerçevesinde bir araya gelmedikçe ekonomik ve toplumsal
koşullar ne olursa olsun toplumsal dönüşümler gerçekleşmez ve
gerçekleştirilemez. Bu anlamda bugünün dünyası da bir başka sınıf tarafından
dönüştürülecektir. Bu sınıf proletaryanın kendisinden başka bir şey değildir.
Çünkü bu dönüşümü gerekli kılacak tek sınıf proletarya’nın kendisidir.
Dönüşüm salt söylemlerle
olamayacağı gibi “halk” kavramına dayandırılan soyut ve toplumsal kimliği
bulunmayan bir “kitle” ile de gerçekleştirilemez. Marksizm’in işçi sınıfı diye
somut bir özne ortaya koymasının nedeni, dönüşümün ancak bu özne yoluyla
gerçekleştirilebileceği, bunun dışındaki hiçbir örgütleniş biçiminin sınıfsız ve
sömürüsüz bir dünya yaratamayacağı, böyle bir potansiyeli taşımadığı
gerçeğidir.Çünkü sadece işçi sınıfı, üretim ve sömürü ilişkileri içindeki konumu
nedeniyle bu dönüşümü gerçekleştirebilir. Sadece işçi sınıfının genel çıkarları
ve sınıfları ortadan kaldırma hedefi bütün insanlar-üreticilerin çıkarlarıyla
uyuşmaktadır. Dahası sadece ve bizzat işçi sınıfı sermaye yarattığı için,
sermayeyle mücadele etme ve onu yıkma yeteneği diğer kesimlere göre
benzersizdir. Bu anlamda günümüz işçi sınıfında temel ölçütler açısından
niteliksel hiçbir değişiklik yoktur.
Hiç kuşku yok ki, bugünün
işçisinin 19’yy.işçisi, bugünün koşullarının da yüzyıl öncesi gibi olduğu iddia
edilmemektedir. Hem sermaye sınıfı ve hem de proletarya, sınıf bireylerinin
fiziksel olarak karşı karşıya geldiği bir zeminden uzaklaşmıştır. İşçi sınıfı
gibi sermaye de artık kolektif bir sınıf haline gelmiştir. Üretimdeki
toplumsallaşma, küreselleşme süreçleri, artık değere el koyma, planlama ve
denetleme gibi faaliyetler doğrudan kapitalistler tarafından
gerçekleştirilmemekte, araya giren bürokratik-hiyerarşik mekanizmalar süreci çok
daha karmaşık bir hale getirerek, sömürünün gizli kalabilmesini
sağlayabilmektedir.
Çağımız aydınının ve
sosyalistlerin görevi bu noktada başlamaktadır: Bu karmaşıklığı ve sömürünün bu
gizlenmiş biçimini açığa çıkarmak işçi sınıfının ekonomik, politik ve ideolojik
mücadelesinde örgütlenmesine katılmak ve “dışardan bilinç vermek” zorunluluğu
vardır.İşçi sınıfının sınıfsal çıkarları, bu sınıfın üyelerini siyasal
mücadeleye ve üretim tarzını dönüştürme amacına yöneltilmelidir. Sosyalist
aydının temel ve öncelikli görevi bu olmalıdır.Çünkü, bu gerçekleştirilmediği
sürece sosyalizm projesi boş ve ütopik bir özlem olarak kalmaya mahkum
olacaktır.
Kaynakça:
K.Marks; Kapital I, Sol
yayınları, sah.476.
Haluk Yurtsever; Marksizm ve Türkiye Solu; El Yayınevi; sah.98
Ellen Meiksins Wood; Sınıftan Kaçış; Yordam Kitap; sah.129
Deniz Adalı; Kapitalizm’deb Komünizme Geçiş; Kaldıraç Yayınevi; sah. 32.
Aynı yapıt; sah.33
Haluk Yurtsever; Aynı yapıt; sah.107-108.
İlhan Akdere; Marksizm’de Temel Kavramlar; Evrensel Basım Yayın; sah.32
Deniz Adalı; Aynı yapıt; sah.37-38.
Aynı yapıt; 38.
Ömer MEREV