Evrim - Sonu Gelmez Tartışmalar / Merham FORAL

04 October 2006 yazar dergi

Aklın, Sokrates’ten bu yana, yobazlık ve hurafeye karşı açtığı savaş henüz kazanılmış değildir.
Isaac Asimov
Bilimlerin henüz gelişmediği insan merkezli dünyanın ilk dönemlerinde insanın kendisini ve içinde bulunduğu yaşamı algılama çabasının çoğunlukla mitolojik korkuların da etkisi ile teolojiyi doğurduğu bilinen bir gerçektir. Ancak gelişen akıl, teolojinin kendisine sunduğu açıklamaları yeterli veya doyurucu bulmadı ve bu durum zamanla insanoğlunu iki eylem için belli eğilimlere ve buna bağlı olarak da iki temel kampa yöneltti. Bu eylemlerden birincisi “bilmek” tir. Kişi içine doğduğu dünyayı algılar, görür ve bilir - ya da en azından bildiğini varsayar.
İkinci eylem ise “
inanmak“tır. Bilme gücü sona ulaştığında, önündeki bilinmezlik denizine karşı insanın iki temel seçeneği vardır;


1. Bundan sonrasını bilmiyorum.
2. Ben bilmiyorum ama başkaları biliyor, onların bildiklerini kendi bilgim ilan edeyim ve inanayım.


Başlangıç olarak değerli okuyucuyla bazı konularda uzlaşmakta fayda görüyorum.
Türkçe’de bilim, bilmek sözcüğünden türer ve en genel anlamı ile bilme çabasına ve bu çaba sonucu ulaşılan bilgilerin bütününe
bilim adı verilir. Batı dillerinin pek çoğunda kullanılan “science” terimi bir Hint-Avrupa dil köklü, “ayırabilmek, fark etmek” anlamlarına gelen “skei”den türemiştir. Latince “scientia”, Yunanca “episteme” kelimesinin karşılığıdır ki, bu kelime “anlayış, bilgi, bilim” anlamına gelir ve “bir şeyin önünde durmak, bir şeyle yüz yüze gelmek” anlamında bir kökten türemiştir. Arapça “ilm” kelimesi bilmeyi belirttiği gibi, Çince “bilim” anlamına gelen “xuéshù” (şueşu okunur!) aynı zamanda “bilgi, öğrenim” anlamındadır ve “öğrenmek, incelemek” anlamındaki “xué”den üretilmiştir.

Kelime kökenleri incelendiğinde bilimin temelinde “gerçeği aramak” ve “gerçekle yüzleşmek” yatar. Bu da ne olursa olsun kişinin sorunlara ve bu sorunların kaynaklarına önyargısız ve hesapsız yaklaşmasını zorunlu kılmaktadır.
İnsanoğlunun varolduğu ilk günden bugüne düşünme ve düşünce yoluyla insan ve çevreye ait yargılara varma çabası mevcuttur. İnsan ile insan olmayan canlılar arasındaki en temel fark bu düşünme yeteneği olup temelinde bilme isteği ve merak yatar. Ancak sıradan meraklı bir insan ile bilimi üreten meraklı insan arasında bazı temel farklar vardır. Bu farkların en başında ise bilim adamı denilen kişinin nesnellik niteliği gelir.
Bilim insanı ile sıradan insanı ayıran diğer bir fark da bilim insanın ömrünün her gününü vererek edindiği teknik bilgidir. Bu durum sıradan insanın temel ve ileri düzey teknik bilgilerden yoksun olması nedeniyle konuların izahları sırasında anlayış farkları yaratır.
Evrim;

  1. Bilimsel bir gerçek ve bilimin hakimiyeti altında bir konudur. Bir soruya veya soruna cevap olarak onlarca yıl içinde yüzlerce bilim adamının binlerce, milyonlarca çalışması sonucu üretilmiş bir bilgi birikimidir.  
  2. Bilim insanlarınca anlaşılabilir teknik detaylara sahip olduğu gibi evrimin kendisine has bir dili vardır. Konu ve içerik olarak kişilere özgü spekülasyonlar içermez, bilimsel yöntemin çok çeşitli uygulamaları ile evrim kavramına dair veriler elde edilir ve geliştirilir.  
  3. Bir söz, varsayım değildir, birkaç cümleden oluşmaz.

4. Evrim konusu (canlılığın olşumu dahil) bilimsel bir kuram niteliğindedir. Değerli okuyucunun yukarıda izah edilen noktalara dikkat ederek bu konuda ilerlemeye devam edeceğini umuyorum.


Ne Zamandan Beri Evrim?
Evrim düşüncesi çoğu kez sanıldığının tersine, Darwin’le ortaya çıkmamıştır. Kökü eski çağ kültürlerine kadar uzanır. Darwin’le birlikte bu fikir köklü ve yadsınamaz bir kuram haline dönüşmüş, bilimsellik niteliği kazanmıştır.
Evrimden bilimsel anlamda ilk söz edenler İ.Ö. 6. yüzyılda yaşayan İyonya’lı filozoflar olmuştur. Thales tüm nesnelerin sudan yada denizden kaynaklandığı savındaydı. Onu izleyen Anaximander’e göre varlıkların hepsi zamanla belirli değişimler geçiren bir ilk “töz”den gelişmişti. Anaximander’in canlıların kökenine ilişkin görüşü de oldukça çarpıcıdır: İnsan yavrusunun doğumundan hareket eden filozof, atalarımızın başlangıçta balık olduğunu ileri sürer. Açıklaması da oldukça basit: Bir zamanlar denizlerin çekilmesiyle yaşamlarını karada sürdürme zorunda kalan kimi balıklar insana kadar uzanan pek çok hayvan türüne kaynak olmuştur.
Her şeyin bir değişim içinde olduğuna yönelik diğer bir yaklaşım da Yunanlı filozof Heraklitos’un dünyayı sürekli bir “ateş” veya “akış” şeklinde betimlemesidir. Heraklitos daha da ileri giderek canlılar arasında süren bir çatışmadan söz eder. Bu, bir anlamda, Darwin’in yaklaşık 2500 yıl sonra oluşturduğu Doğal Seleksiyon kuramının öncelenişi demektir.
Evrim düşüncesi antik çağın ünlü filozofu Aristoteles’te de kendini açığa vurur. Onun 2000 yıl boyunca tartışmasız kabul edilen görüşlerinde ilginç noktalar mevcuttur.

Bunlardan özellikle birkaç tanesi önemlidir:
-1- Canlılar en ilkel düzeyde kendiliğinde oluşmuş ve basitten karmaşığa gelişim göstermiştir. Bu gelişim çizgisinin en ucunda insan yer alır.
-2- Doğanın ihtiyaca göre canlıların gereksinim duyduğu yapıları oluşturur.
-3- Canlılar bu gelişmişlik derecelerine göre sınıflandırılabilir.
18 yy’a kadar diğer bilimlere paralel olarak biyoloji alanında da büyük sıçramalar gerçekleşmemiştir. Ancak 18 yy, bir çok yeniliği de beraberinde getirmiş, gelişen bilgi birikimi ile bir çok bilim dalında elde edilen yeni veriler biyoloji alanında da çeşitli cevapsız soruların cevaplanmasına veya eksik/hatalı cevapların yeniden üretilmesine imkan vermiştir.
Bu dönemin bilimsel gelişmesi içinde biyologların birçoğu türler ve türlerin oluşmasına çeşitli cevaplar aramaktadır. Geçmiş dönemlerden bu yana zaten dillendirilmekte olan değişim, evrimleşme gibi kavramlar bu yüzyıldan itibaren Fransız doğa bilimci Buffon öncülüğünde biyoloji ve diğer bilim dallarında kendini göstermeye başlamıştır.
18. yüzyıl aydınlanmasının öncü bilim adamları özellikle Fransa’da, içlerinde Condorcet ve Diderot gibi filozofların ve Buffon gibi bilim adamları canlıların gelişim ve değişimlerini özellikle ele almışlardır.

Modern Bilimin Bir Parçası Olarak Evrim
Çok eski ve köklü aynı zamanda bir çok bilim ve felsefe adamı tarafından ele alınmış olsa da bugün evrim dediğimiz fikrin iki temel taşı var. Bunlardan birincisi Lamarck ve Lamarck tarafından genelleştirilen evrim kuramıdır. Lamarck’ın evrim kuramını ana çizgileriyle şöyle belirtebiliriz:
-1- Uzun çağlar alan evrim sürecinde karmaşık organizmalar basit canlılardan türemiştir.
-2- Bu süreçte canlılar yaşam çevreleriyle uyum kurmuş, değişen çevre koşullarına göre yeni biçimler almışlardır. Aynı türden değişik formların ortaya çıkması mümkündür; türler sanıldığının aksine sabit değildir.
-3- Bu değişimin devamı için karmaşık organizmalara dönüşen basit canlıların yerini yeni basit canlıların doldurması gerekir.
-4- Bireylerin kendi yaşamlarında edindikleri avantajlı özellikler kalıtsal yoldan yeni kuşaklara geçer. Kuramına işlerlik kazandırması bakımından bu tezi özellikle işleyen Lamarck, kalıtımda kullanışın (ya da kullanışsızlığın) etkisini vurgulamıştır. Örneğin, sürünme alışkanlığına kendini bırakan yılanın yürüme organlarını yitirmesi, ya da yüksek ağaç dallarına uzanarak beslenen zürafaların sonunda uzun boyunlu olması gibi.


İlk bakışta akla yakın gelen Lamarck kuramının bilim çevrelerinde yeterli ilgiyi bulmuştur ama negatif anlamda. Bir çok açıdan eksikleri bulunan bu kuram gerek kendi çağdaşları gerekse ardılları tarafından çeşitli eleştirilere maruz kalmış ve en önemlisi ortaya koyduğu bir çok fikir pratik uygulamalarla çürütülmüştür. Ancak Lamarck evrim fikrinin gelişmesi, yerleşmesi ve bugünkü durumuna gelmesinde büyük katkılarından dolayı önem kazanmıştır.
Evrim fikrinin ikinci temel taşı, bugün bile popülerliğini sürdüren bir isim Charles Darwin’dir.
Fizik ve astronomide Galileo ile Newton ne ise biyoloji de Darwin odur.


Değişen ve dönüşen dünya kavramını ilk ortaya atan olmasa da değişim ve dönüşümün yollarını ortaya koyma biçimi “Türlerin Kökeni”ni özgün ve günümüz açısından önemli kılan şeydir. Değişim savını doğrulayan çok sayıda değişik gözlemsel kanıt ortaya koymuştur. Böylece söz konusu sav salt bir söz olmaktan çıkmış, bilimsel bir önerme niteliği kazanmıştır. İkinci noktaya gelince, evrim sürecinin düzeneğini oluşturan “doğal seleksiyon” ilkesi Darwin’in asıl önemli katkısı olarak bilinir.


Entelektüel bir aile geleneği ile büyüyen Darwin, üç yıl tıp öğrenimi gördükten sonra ilahiyat öğrenimi için Cambridge Üniversitesine girer. Ama onu asıl ilgilendiren şey böcek koleksiyonudur.
1831 yılında Birleşik Krallık Araştırma Gemisi Beagle, İngiltere’nin Devenport limanından demir alır. O sıralar 22 yaşında olan Darwin’in doğa tutkusu 22 yaşındaki bu heyecanlı gencin sözü edilen araştırma gemisine yetişmesini ve bu uzun yolculuğa katılmasını sağlar. Geminin iki yıl olarak planlanan yolculuğu tam beş yıl sürer. Bu beş yıl boyunca genç Darwin kitaplar okur, notlar tutar, gözlemlerde bulunur. Darwin, 1836 yılında İngiltere’ye döndüğünde, gözlemlerini aktardığı ciltler dolusu notları ve eşsiz bir fauna-flora koleksiyonuna sahiptir. Bu gözlemler ve çalışmaları sırasında Darwin artık değişim ve dönüşümün mekanizmalarına somut veriler elde ettiğini keşfeder.


İngiltere’ye dönüşünden tam
yirmi üç yıl sonra, 24 Kasım 1859 ‘da kısa adıyla “Türlerin Kökeni” adlı eserini yayınlar. Kitap bir günde tüketilir, ardından yeni basımlar gelir. Bu kitapta değinmediği insanın evrimiyle ilgili düşüncelerini daha sonra yayınlayacağı ve kısa adıyla “İnsanın Türeyişi” olarak bilinen kitapta belirtecektir.
Tepkiler gecikmez, başını kilisenin çektiği ve bazı bilim adamlarının da katıldığı ve zaten bu değişim ve dönüşüm kavramı anlamında fizik, kimya, astronomi gibi bilim alanlarında büyük kayıplar vermiş olan bir grup, yaratılışa karşı çıkıldığı gerekçesiyle bu çalışmaya şiddetle karşı koyar. Bunların arasında, Darwin’in çalışmaları sırasında çokça yararlandığı “Jeolojinin İlkeleri” adlı kitabın yazarı Charles Lyell de vardır. Darwin biraz da çekingenliğinin etkisiyle bu tartışmalara katılmaz ama yakın arkadaşlarından biri olan Thomas Huxley, bu karşı koyuşlara aynı şiddette yanıtlar verir. Sonunda bu iki görüş 1860 yılında Britanya İleri Araştırmalar Kurumu Toplantı Salonu’nda karşı karşıya gelir.
Ateşli nutuklarıyla tanınan Oxford Piskoposu Samuel Wilberforse uzun bir konuşmadan sonra ön sıralarda oturan Huxley’e dönüp, o tarihe geçen ünlü (!) sorusunu sorar:
“_ Maymunla akrabalık bağınız anne tarafından mı,yoksa baba tarafından mı?”
Huxley ön sıradan kalkıp kürsüye gelir.
“_ Eğer bana ‘bir büyükbaba olarak zavallı bir maymunu mu, yoksa doğanın büyük bir güç ve yetenekle donattığı ama bu gücü ve yeteneği, birtakım eğlenceli sözleri, ağırbaşlı bilimsel bir tartışma gibi sunmak amacıyla kullanan bir insanı mı yeğlersin?’ diye soracak olsalar, hiç duraksamadan tercihimin maymundan yana olduğunu söylerdim”
Burada komik olan, Darwin tarafından ortaya konan değişim mekanizmasına eleştiri nesnel tutumunu sürdürebilen bilim adamlarından değil teologlardan veya büyük bir kısmı yarı teolog olan bilim adamlarından geliyordu.
Darwin 1882 yılında öldü ama bu tartışma asla bitmedi. Din ile bilim her dönemde açıktan yada üstü örtülü çatışma içinde olan iki kültürel etkinlik şeklinde gelişimlerini ve insanlar üzerinde etkilerini sürdürmeye devam etti ve zaman içinde bu tartışmanın dozu arttıkça çatışma açık bir kamplaşmaya dönüştü.


Evrim ve Din – İki Uzlaşmaz Kamp
Bilim doğada olup bitenleri betimlemeye ve açıklamaya çalışırken,
Ü belli ahlak kurallarına dayalı,
Ü kendine has tabuları olan,
Ü temelinde huzur ve ruhsal doyum bulunan toplumsal bir düzenin yani dinin ve teolojinin açıklamalarının dışında dolaşıyor, hatta çoğu zaman teologların söylediklerinin tersi sonuçlara varıyordu. Dinin tüm boyutlarında açıktan yada örtülü bir Tanrı düşüncesi vardı ancak tapınma gereksinimi ve ahlaki düzen, bilimin inceleme alanı dışında kalan konulardır.


Teoloji bilimin etkinliği arttıkça kendi yaşam gücünü yitirir, insanlar ve düşünce dünyası üzerindeki etkinliği zayıflar, hakimiyet alanı daraldıkça güç yitirir. Bilim ile yürüttüğü sonu gelmez kavganın en temel sebeplerinden birisi de budur.
Teolojinin düşünce dünyası için ortaya koyduğu ve bir anlamda kendisini de üzerine kurduğu temellerden birine en büyük darbe Kopernik tarafından vurulmuş, insan merkezli evren kavramı yıkıldığında din, özgür düşünce kavramının tehlikesini algılamıştır.


Tehlikenin tam anlaşılması 17. yüzyılın başlarını bekler. Gidişin farkına varan kilise artık kararlıdır: Önce Bruno’yu gözler önünde yakarak, sonra Galileo’yu iki kez engizisyon mahkemesinde yargılayıp ilerlemiş yaşına karşın ev hapsine mahkûm ederek tepkisini ortaya koyar. Cevap gecikmez, Kopernik, Kepler ve Galileo’nun öncülüğünde başlayan bilimsel devrim 17. yüzyıl boyunca süren büyük atılımlarıyla üstünlüğünü kurma yolundadır. Teoloji, tüm direnme, yıldırma ve sindirme çabalarına karşın fiziksel bilimlere yenik düşmüştür. Artık pek az kimse arzın düz olduğu, evrenin merkezinde yer aldığı, güneşin arz çevresinde döndüğü, tüm nesnelerin toprak, su, hava ve ateşten oluştuğu gibi antik öğretilere inanmakta; deprem, sel, yangın ve fırtına yıkımlarına Tanrı’nın günahkâr kullarına uyarısı gözüyle bakmaktadır.
Kopernik üzerinde yaşanılan dünyayı evrenin merkezinden alıp sıradan bir gezegen haline getirmiş, teoloji henüz bunun yaralarını tam olarak saramamışken Darwin insanı, yeryüzündeki diğer canlılar kadar sıradan bir varlığa dönüştürerek ikinci büyük darbeyi vurmuştur.


Son dört yüzyıl boyunca bilimin hem kuramsal alanda, hem teknolojide sergilediği göz kamaştırıcı başarılar karşısında teoloji önemli ölçüde geri çekilme, dahası bilime katlanma görünümüne (!) girmiştir. Teologların durumu kurtarmak için kutsal kitapların bilimsel sonuçlarla nasıl da benzerlik gösterdiği yolundaki propagandaları son dönemin klasik yaklaşımları arasında yer almaktadır.
Burada şunu da vurgulamak gerekir; bilime düşmanlık besleyen tek alan teoloji değildir. Denilebilir ki, özgür düşünce ve gerçeklik tutkusuna karşı olan her tür baskıcı tavır, bilimin ya karşısındadır yada kendi işine gelen kadarına tahammüllüdür.


Peki Nedir Bu Evrim?

Değerli okuyucuya belirtmeliyim ki, buradaki amaç çeşitli teknik bilgiler ve hayli ince ayrıntılar vermek değildir. Gerek evrim kavramı, gerekse evrimin mekanizmaları hem bu yazının hem de bu alanda uzmanlaşmamış bir biyologun bile sınırlarını aşan bir kavramdır. Bu nedenle burada temel mekanizma ve kavramlar basit düzeyde ve anlaşılabilir bir nitelikte verilmeye çalışılacaktır.


Evrimin ne olduğuna geçmeden önce bu konunun tam olarak anlaşılabilmesi için bir iki noktanın değerli okuyucuya aktarılmasında yarar var. Bunlardan birincisi bireylerin özellikleri ve bu özellikler ile yavruları arasındaki bağlantı.


Kalıtım
Kelime, köken olarak “miras bırakma” eylemini çağrıştırır. Bireylerin sahip olduğu özellikler, elleri, ayakları, gözlerinin rengi, derilerinin kıl miktarı gibi, DNA adı verilen bir molekül tarafından belirlenir. Bu DNA adı verilen molekülü uzun bir ip olarak düşünebiliriz. Biz insanların hücrelerinde farklı niteliklerde 46 tane ip bulunur ve bu iplerin kimyasal kompozisyonları bizlerin özelliklerini belirler. Bir anlamda bu ipler, bizlerin fiziksel ve kimyasal özelliklerimizin “şifreli” bir şekilde saklandığı ve ihtiyaç duyulduğunda açılıp okunduğu bir kütüphane gibidir.


Üreme adını verdiğimiz süreçte bir canlı oluşturulmadan önce bu canlının ihtiyaç duyacağı kütüphane hazırlanır. Doğada bu süreç iki farklı şekilde cereyan eder;
-1- Tek bir birey kendi kütüphanesinin yani DNA molekülünün bir kopyasını çıkartarak yavrusunun kullanımına sunar.
-2- İki birey yeni canlının yaşam kütüphanesinin yani DNA’sının oluşturulmasında birlikte görev alır. Her birey toplam DNA’nın yarısını karşılar, sonuçta tam teşekküllü bir DNA yeni yavru için hazırlanmış olur.
İşte üreme sürecinde bu DNA’lar hazırlanırken ister birinci yol, ister ikinci yol izlensin, yeni canlının özellikleri ebeveyn yada ebeveynlerden gelir. Özelliklerin bu şekilde bir kuşaktan diğer kuşağa aktarılması kalıtım olarak adlandırılır.


Mutasyon
Üreme süreçlerinde DNA’ların hazırlanması işlemi her zaman kusursuz yürümez, yeni üretilen DNA ile asılları arasında farklılıklar oluşabilir. Bu tip farklılıklara
mutasyon adını veriyoruz. Ancak herhangi bir farklılığın mutasyon olarak adlandırılabilmesi için kalıtsal nitelikte, yani yavrulara aktarılabilir olması gereklidir.


Modifikasyon
Kişilerin sahip oldukları bazı özellikler, DNA’larının izin verdiği ölçüde bazı değişiklikler gösterebilir. Örneğin beyaz tenli bir insan yaz aylarında kumsalda güneşlenerek esmerleşebilir. Bu durum kalıcı değildir çünkü DNA’da bir değişiklik meydana gelmemiş sadece kişinin güneşten korunma ihtiyacı doğrultusunda DNA’dan eskisinden farklı bir bilgi okunmuştur. Bu tür değişikliklere
modifikasyon adı verilir.


Bu açıklamaların ardından evrim kavramı biraz daha anlaşılabilir olacaktır.
Tanrı’nın varlığını kanıtlama çabasında olan teologların kullandığı klasik argümanların başında doğanın işleyişindeki düzen gelir. Canlılarda belli bir amaca yönelik görünen bu düzeni şans yada rastlantı olamaz. Karmaşık bir plana bağlı işleyen organizma bir plancının varlığıyla olasıdır. Doğadaki düzen Tanrı’nın eseridir.
Doğanın belli bir düzen içerdiği bilimin temel varsayımlarından biridir. Bilimin başta gelen amacı, doğaüstü herhangi bir güç yada nedene başvurmaksızın doğal güçlerin ilişkisini yansıtan düzeni açıklamak, anlaşılır kılmaktır. Teolojinin “Tanrısal plan” ya da “dizayn” dediği şey bilim adamı için “neden-sonuç” bağıntısını yansıtan nesnel bir düzenden başka bir şey değildir.
Evrimin temel argümanları aşağıdaki gibi özetlenebilir.


Ü
Canlılar arasında her zaman çeşitli farklılıklar vardır.
Canlıları cansız nesnelerden ayıran temel özellik kendilerine benzerler oluşturabilmeleridir. Bu benzer oluşturma sürecini kalıtım kavramını açıklarken kabaca açıklanmıştı. Burada küçük bir tekrar yapmanın uygun olacağı kanaatindeyim.
Hücrelerin sahip olduğu özellikler, DNA adı verilen bir molekül tarafından belirlenir, yürütülecek bütün biyokimyasal süreçlerin gerçekleşmesi için gerekli bilgi bu molekül içinde şifrelenmiş halde bulunur. Biyokimyasal süreçlere aktif olarak katılmayan bu molekül kabaca canlılığa ve canlıya ait her tür bilginin saklandığı bir kütüphane gibidir.
Üreme adını verdiğimiz hücrelerin veya karmaşık organizmaların kendilerine benzer bireyler oluşturmaları sürecinde yeni canlı oluşturulmadan önce bu canlının ihtiyaç duyacağı kütüphane hazırlanır. Yani DNA’nın bir kopyası çıkartıldıktan sonra diğer canlının oluşturulması sürecine geçilir.
DNA’nın kopyasının oluşturulması süreci her zaman mükemmel işlemez, yeni oluşan DNA, kopyası olduğu molekülden farklı kısımlar içerebilir. Çoğunlukla canlılarda bu amaçla çeşitli düzeltme mekanizmaları vardır ancak bu sistem bile farklılıkları sıfıra indiremez.
Doğada üreme iki farklı şekilde cereyan eder;
-1- Tek bir birey kendi kütüphanesinin yani DNA molekülünün bir kopyasını çıkartarak yavrusunun kullanımına sunar (eşeysiz üreme). Yavru hücreler ile ana hücre arasındaki farklılık miktarı DNA kopyalama işlemi ve tamir mekanizmalarının başarısına göre değişiklik gösterir.
-2- İki birey yeni canlının yaşam kütüphanesinin yani DNA’sının oluşturulmasında birlikte görev alır. Her birey toplam DNA’nın yarısını karşılar, sonuçta tam teşekküllü bir DNA yeni yavru için hazırlanmış olur (eşeyli üreme).
Bu üreme şeklinde ebeveyn bireyler kendi hücrelerinin yarısı kadar DNA içeren gamet adı verilen özel hücreler üretir. Daha sonra bu gametler birleşerek yeni bireyin ilk hücresini oluştur. Bu olay döllenme, döllenme sonucu oluşan ilk hücre ise zigot olarak adlandırılır.
Bu üreme şeklinde öncekinden farklı bazı basamaklar dikkat çeker.
Bunlardan ilki ebeveynler tarafından kendi hücrelerinin yarısı kadar DNA içeren özel hücrelerin oluşumu aşamasıdır.
Eşeyli üreyen bir canlıda eşeyli üreme ile oluşmuştur. Dolayısıyla kendisinin DNA’larının yarısı annesinden yarısı ise babasından gelir. Ancak bu DNA’ların arasında bir ilişki vardır. Hem anne hem de baba aynı özellikler üzerine etkili olan DNA’lar verirler. Bunların taşıdığı bilgiler aynı da olabilir farklı da. Daha anlaşılır kılabilmek için bunu kütüphane örneği üzerinden açıklamaya çalışalım.


Kişinin kütüphanesi oluşturulurken hem anne hem de baba kitap vererek katkıda bulunacaktır. Ama burada bir kural vardır; kütüphane saçların şekli, rengi, gözlerin rengi gibi konularına göre çeşitli bölümlerden oluşur. Hem anne hem de baba her konu için bir kitap vermelidir. Ama kitapların içinde yazanlar farklı olabilir; birisi göz rengi için ela derken diğeri mavi diyebilir.
Bu üreme şeklinde ikinci önemli basamak
döllenme olarak adlandırılan gametlerin birleşmesi kısmıdır. Bu olay sayesinde yeni oluşacak yavru, annesinden gelen gamet sayesinde babası ve baba soyunda bulunmayan bir özelliği taşıyabilir.


(Daha ayrıntılı bilgi için lütfen mayoz bölünme ve krossing-over kavramlarını inceleyiniz)
Dolayısıyla eşeyli üreme olayında ebeveynler ile yavru bireyler arasında farklılıklar oluşması ihtimali,
DNA kopyalanması, gamet oluşumu ve döllenme olayları nedeniyle % 100’e yakın bir değerdedir.
Ü
Doğada canlıların içinde bulunduğu koşullar değişken, kaynaklar kısıtlıdır.


Yeryüzü, değişmez bir sistem değildir. Her biri çok çeşitli fiziksel ve kimyasal yasalarla belirlenen çok sayıda koşulun birleşimi bir yaşam ortamı olarak yeryüzü sürekli değişkenlik içerir. Bu değişkenlik farklı özelliklere sahip canlılara sonsuz sayıda çeşitli yaşam ortamları sunarken belli değişimler canlılığı tehlikeye atar.
Doğa aynı zamanda sonu gelmez kaynaklar bütünü değildir. Her parçasının belli bir tüketim ve kullanım sınırı vardır. Bu anlamda canlılar hem sabit olmayan koşullar altında yaşarlar hem de kısıtlı kaynaklara sahiptirler.


Ü
Değişen çevrenin koşulları o anda o çevrede yaşayan canlıları etkiler.
Biyokimyasal sistemler olarak canlılar belirli koşullar altında yaşamlarını sürdürebilme yeteneğindedir. Çevresel koşulların değişmesi doğrudan canlının yaşam standartlarını ve biyokimyasal işleyişini etkiler.
Herhangi bir çevresel koşulun değişmesi elbette mevcut koşullarda yaşamını sürdüren canlı tarafından değerlendirilecektir. Eğer koşullar canlı için iyileşmişse canlının yaşamı kolaylaşacak, üreme ve bulunduğu çevreye yayılma yeteneği de artacaktır. Dolayısıyla canlının yaşadığı çevrede daha fazla birey ve bu bireylere ait genetik özellikler bulunacaktır.


Eğer koşullar canlının yaşamını güçleştirici yönde değişirse canlının üreme şansı azalacaktır. Bu durumda birey sayısı bulunduğu ortamda azalacağı gibi bu canlının genetik özelliklerinin ortamdaki ağırlığı da azalacaktır.


Ü
Değişen çevrenin koşullarından bireyler etkilenir, nesiller değişir.
İşler bir sistem olarak canlının asla taviz veremeyeceği temel hedefi bu işlerliğin devamını sağlamak ve bu işlerliği garanti altına almaktır. Bu anlamda canlının genetik bilgisini sürekli olarak aktarma eğilimi bulunur ki bu da üreme ile sağlanır.


Demiştik ki belli bir anda belli bir bölgede yaşayan canlılar arasında genetik farklılıklar bulunur. Bu sayede değişen çevre koşulları bazı bireylerin lehine, bazılarının aleyhine çalışır. Değişimlerden etkilenen bireylerdir, ancak bu değişen nesiller olur, çünkü zaman içinde çevresel değişimden olumsuz yönde etkilenen bireylerin üreme şansı azalmıştır.


Değişen çevre koşullarından etkilenen bireyleri o şartlar altında verimli olmayan makinelere benzetebiliriz. Bu verimsiz makineler değişen çevre koşullarından olumsuz etkilendikleri için üreme yetenekleri kısıtlanmış ve kendileri gibi verimsiz bireyler oluşturma olasılıkları da kısıtlanmış olur.
Bireyler arasındaki farklılıklar nedeniyle bazı bireyler bu olumsuzluklardan etkilenmeyebilir. Bu durumda bunlar diğer bireylerden farklı olarak normal bir şekilde üremeye ve kendileri gibi yeni çevre koşullarından etkilenmeyen bireyler üretmeye devam edeceklerdir.
Bu ortamda yeni döllerin artmasıyla yeni gelişen nesiller mevcut koşullara dayanıksız bireylerden az, dayanıklı bireylerden çok miktarda içerecektir. Dolayısıyla mevcut yeni nesiller eskilerinden farklı genetik özelliklere sahip bireylerden oluşacaktır. Artık nesiller değişmiştir.


Ü
Farklı çevrelerde yaşayan aynı türe ait bireyler, farklı çevresel koşullara maruz kalırlar. Bu nedenle farklı nitelikte nesiller üretirler.
Ü
Zaman içerisinde nesiller arası farklılaşma ileri bir düzeye ulaşır ve bu nesiller arasında çiftleşerek döl verme yeteneği ortadan kalkarsa artık aynı türe ait bu yeni nesiller farklı türler olarak kabul edilirler. Çünkü türün tanımı aralarında çiftleştiklerinde verimli döller verebilen bireyleri kapsar.
Ü
İşte bireylerin genetik farklılıklarına bağlı olarak çevre şartları karşısında zaman içinde nesiller içindeki ağırlıklarını yitirmeleri doğal seçilim olarak adlandırılır evrimin temel mekanizması budur.
 

 

 

 

Kategori Bilim ,

1 Yorum

  1. Ömer Merev Diyor ki:

    Sn.merham foral;

    Çalışmanız için çok teşekkür ediyorum.
    Yazıyaz dergi her sayısında evrim konusunu işlemeye devam edecektir. Bu konuda yapacağınız her katkı bilgi dağercığımıza bir ışık tutacaktır.

    Teşekkür ediyorum.

Yorum yap

NOT: Yorumunuz denetlendikten sonra yayınlanacaktır. Konuya uygun olmayan yorumlar yayınlanmayacaktır.